Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, dalları gökyüzüne uzanan, yaprakları rüzgârla fısıldaşan kocaman bir ağaç varmış. Bu ağacın en güvenli dallarından birinde Lila adında küçük bir kuş yaşarmış. Lila’nın tüyleri yumuşacık, gözleri merak doluymuş. Ama Lila duygularını içinde tutarmış. Bazen bir yaprak düştüğünde üzülürmüş, bazen güneş parladığında sevinirmiş ama bunları kimseye söylemezmiş. Üzüldüğünde sessizce kenara çekilir, sevindiğinde bile sesini alçaltırmış. İçinde biriken duygular zamanla ağırlaşır, Lila’nın kanatlarını yormaya başlarmış.
Bir gün Lila sabah erkenden uyanmış. Gökyüzü biraz bulutluymuş. Kalbi de öyleymiş. Dalın ucuna konmuş. İçinden gelen sesi tutamamış. Yavaşça şarkı söylemeye başlamış. Şarkısı önce hüzünlüymüş. Sonra kelimeler yumuşamış. Sesi hafiflemiş. Şarkı dalların arasından süzülmüş. Ağaçtaki diğer kuşlar durmuş. Dinlemiş. Lila şarkısının içinde hissettiklerini anlatmış. Korkularını, sevinçlerini, özlemlerini. Söyledikçe göğsündeki ağırlık azalmış. Kalbi hafiflemiş. Arkadaşlarının bakışları sıcakmış. Onu anlamışlar.
Akşam olunca rüzgâr dalları nazikçe okşamış. Gökyüzü pembeleşmiş. Lila kanatlarını rahatça açmış. İçini paylaşınca duyguların küçüldüğünü, kalbin güçlendiğini öğrenmiş. O günden sonra Lila hissettiklerini saklamamış. Çünkü bilirmiş ki duygular paylaşıldığında iyileşirmiş.

