Bir zamanlar deniz kenarında, küçük bir kulübede yaşayan yaşlı bir balıkçı ve karısı varmış. Balıkçı her sabah erkenden kalkar, ağlarını denize atar, akşam olunca elindekilerle evine döner, karısıyla mütevazı bir sofra kurarmış. Bir sabah, ağlarına altın gibi parlayan bir balık takılmış. Balık öyle parlakmış ki göz kamaştırıyormuş. Tam ağzını açacakken balık dile gelmiş: “Ne olur beni bırak, iyi kalpli balıkçı. Ben sihirli bir balığım. Beni serbest bırakırsan, dilediğin her şeyi gerçekleştirebilirim.” Balıkçı şaşırmış, biraz da ürkmüş. “Ben senden hiçbir şey istemem,” demiş. “Sadece özgür ol.” Ve balığı yavaşça denize geri bırakmış.
Balıkçı eve dönüp olanları anlattığında, karısının gözleri kocaman açılmış. “Nasıl yani? Hiçbir şey dilemedin mi?” demiş. “Git, ondan güzel bir ev iste! Şu eski kulübede yaşlanacağız neredeyse!” Balıkçı önce karşı çıkmış ama karısının ısrarına dayanamamış. Ertesi sabah yeniden deniz kıyısına gitmiş. Deniz bu kez biraz dalgalıymış. Balığı çağırmış. Altın pullar bir kez daha suyun yüzeyinde parıldamış. Balık sessizce dinlemiş ve “Eviniz güzel olacak,” demiş. Balıkçı eve döndüğünde kulübenin yerinde bembeyaz duvarlı, mavi pencereli bir ev görmüş. Karısı mutluluktan havalara uçmuş. Fakat birkaç gün sonra bu kez, “Bu ev küçük! Bir saray istiyorum,” demiş. Balıkçı yine denize gitmiş. Bu kez deniz daha koyu, rüzgar daha sertmiş. Balık bir kez daha dileğini yerine getirmiş, fakat balıkçının içi bir tuhaf olmuş.
Günler geçtikçe karısı daha da çok istemeye başlamış: daha fazla güç, daha fazla zenginlik, daha fazla övgü… Balıkçı her defasında isteksizce denize gidiyor, deniz ise her seferinde biraz daha hırçınlaşıyormuş. Sonunda karısı, “Artık denizlerin kraliçesi olmak istiyorum!” dediğinde balıkçı içi sızlayarak yine denize yürümüş. Fakat bu kez deniz simsiyahmış, dalgalar köpürüyormuş. Balık ortaya çıktığında yorgun görünüyormuş. “Git evine, balıkçı,” demiş. “Her şey başladığı gibi olacak.” Balıkçı sessizce dönmüş. Eve vardığında karşısında yine eski kulübelerini, eski ağlarını ve karısının hüzünlü yüzünü görmüş. Ama o anda ikisi de anlamış: Gerçek mutluluk, sahip olduklarında değil, birbirlerinin kalbinde saklıymış. O günden sonra ne daha fazlasını dilemişler ne de şükretmeyi unutmuşlar. Çünkü bazı zenginlikler denizlerin derinliğinde değil, insanın yüreğinde bulunurmuş.

