Denizin ortasında, rüzgarın şarkı söylediği küçük bir ada varmış. O adada, geceleri denizcileri yönlendiren yaşlı bir deniz feneri yaşarmış. Işığı her gece parlamış, dalgaların sesiyle birlikte huzurla parlamış. Yıllar geçmiş, adaya artık çok az gemi uğrar olmuş. Fenerin ışığı, eski gücüyle yanmaya devam etse de içi biraz sönmüş. “Artık kimseye yardım edemiyorum galiba.” demiş kendi kendine.
Bir sabah, adanın kıyısına bir deniz kızı vurmuş. Saçları yosun gibi yeşil, gözleri deniz gibi maviymiş. Soğuktan titriyormuş. Fener hemen ışığını biraz daha yaklaştırmış. “Küçük dostum, üşüyorsun galiba.” demiş. Deniz kızı ürkekçe bakmış. “Ben sesimi kaybettim.” demiş ince bir fısıltıyla. “Artık şarkı söyleyemiyorum, deniz de sessiz kaldı.” Fener bir an duraksamış. “Benim ışığım senin sesin kadar güzel parlamıyor belki ama birlikte denizi yeniden uyandırabiliriz.” demiş.
O gece fener, tüm gücüyle ışığını yakmış. Işığın ısısıyla deniz kızı biraz toparlanmış, deniz de yavaşça dalgalanmış. Fener, dalgaların ritmine uygun şekilde ışığını yakıp söndürmeye başlamış. Her yakışında deniz kızının kalbinden bir nota doğmuş. Işık ve ses birleşmiş; deniz yeniden yaşamla dolmuş. Sabah olduğunda ufukta bir gemi belirmiş. Kaptan şaşırmış: “Yıllar sonra fener yeniden yanıyor!” diye bağırmış.
O günden sonra fenerin ışığı artık sadece yön değil, umut göstermiş. Deniz kızı sesini bulmuş, her gece ışığın ritmine şarkılar söylemiş. Adanın etrafında balıklar dans etmiş, yıldızlar bile daha parlak görünmüş. Fener, kalbinin bir parçasını paylaşınca yeniden yaşamış. Çünkü anlamış ki empati, başkasının derdini anlamak değil sadece — kalbini onunla birlikte aydınlatmakmış.

