Bir zamanlar, gösterişli giysilere çok düşkün bir kral varmış. Kral, her gün farklı bir elbise giyer, aynada saatlerce kendine bakarmış. Halk, kralın bu merakına alışmış ama sarayda herkes kralın gönlünü hoş tutmak için “Ne kadar yakıştı majesteleri!” demekten başka bir şey demezmiş. Günlerden bir gün, saraya iki yabancı gelmiş. “Biz öyle bir kumaş dokuyoruz ki,” demişler, “sadece akıllı ve dürüst insanlar onu görebilir.” Kral bu sözlere inanmış ve hemen yeni elbiseler sipariş etmiş.
Terziler günlerce çalışıyormuş gibi yapmışlar. Oysa ortada ne kumaş varmış ne iplik! Kral, elbiseleri görmek için geldiğinde hiçbir şey görememiş ama bunu belli etmeye utanmış. “Ne kadar güzelmiş!” demiş, “Gerçekten de büyüleyici!” Saray halkı da kraldan korktuğu için herkes aynı şeyi söylemiş. Gün gelmiş, kral “görünmez elbiseleriyle” halkın karşısına çıkmış. Bütün şehir halkı, şaşkınlıkla onu izlerken kimse sesini çıkaramamış.
Tam o sırada küçük bir çocuk, kalabalığın arasından bağırmış: “Ama kral çıplak!” Herkes birden susmuş, sonra gülmeye başlamış. Kral utansa da bir anda gerçeği anlamış. Gülümsemiş, peleriniyle üzerini örtüp çocuğun yanına gitmiş. “Teşekkür ederim küçük dostum,” demiş. “Gerçeği söylemek her zaman en büyük cesarettir.” O günden sonra kral, artık gösterişi değil, dürüstlüğü sevmiş. Sarayda aynalar değil, gülümsemeler parlamış.

