Derin denizlerin en parlak maviliğinde, mercan kayalıklarının arasında bir deniz kızı yaşarmış. Adı Ariel’miş. Uzun kırmızı saçları, deniz kabuğu gibi parlak gülümsemesiyle herkesin sevgisini kazanmış. Ama Ariel, diğer deniz kızlarından farklıymış. En büyük hayali, denizin üstündeki dünyayı görmekmiş. Her dalga kıyıya vurduğunda, kalbi biraz daha merakla dolarmış. Bir gün fırtına çıkmış ve bir gemi batmak üzereymiş. Ariel, dalgaların arasından bir prensi kurtarıp kıyıya taşımış. Onun yüzüne bakarken, kalbinde yepyeni bir duygu hissetmiş: sevgi.
Ariel, o günden sonra denizlerin en derin köşesinde bile insan dünyasını düşünmeden edememiş. Bir sabah, cesaretini toplayıp deniz cadısına gitmiş. “Bir günlüğüne insan olmak istiyorum,” demiş. Cadı, ona büyülü bir iksir vermiş: “Ama dikkat et, sesini feda edeceksin.” Ariel kabul etmiş. İksiri içince deniz köpükleri arasında parlayan bir ışık belirmiş ve Ariel’in kuyruğu, zarif bir çift insan bacağına dönüşmüş. Artık yürüyebiliyormuş ama konuşamıyormuş. Prens onu bulmuş, gözlerinin içindeki ışığa hayran kalmış. Günler geçtikçe Ariel’in kalbinde sevgi daha da büyümüş.
Bir sabah, güneş denizden doğarken Ariel kıyıda yürümüş, dalgalar ayaklarına dokunmuş. Artık konuşamasa da kalbi hep umutla doluydu. Çünkü biliyordu, gerçek sevgi bazen kelimelere sığmaz. Ariel, denizine geri dönmüş ama yüreğinde bir ışık taşımış. O ışık, cesaretin ve sevginin en derin denizlerde bile var olduğunu anlatmış herkese. Ve o günden sonra denizler, onun gülümsemesiyle hep biraz daha sıcakmış.

