Minik kuzu Pufi, yemyeşil bir kırda, annesiyle birlikte yaşayan bembeyaz, pofuduk bir kuzuydu. Pufi her sabah uyanır uyanmaz çimenlerde zıplar, kelebekleri kovalardı. Gökyüzü genellikle mavi olurdu, güneş de ona gülümsüyor gibi görünürdü. Ama o sabah bir şey farklıydı…
Gökyüzü grileşmiş, rüzgâr hafif hafif esmeye başlamıştı. Pufi başını kaldırdı, bulutlara baktı.
“Anneeee, gökyüzü neden üzgün gibi?” diye sordu.
Annesi gülümsedi.
“Bu, yağmurun geleceğini gösterir tatlım. Gökyüzü, toprağı sulamak için hazırlık yapıyor.”
Pufi, yağmuru hiç görmemişti. Ne olduğunu çok merak etti. Tam o sırada ilk damla burnunun ucuna düştü.
“Şıp!”
Pufi şaşırdı. Sonra bir damla daha. Sonra bir tane daha… derken gökten boncuk boncuk damlalar inmeye başladı.
Minik kuzu önce geri çekildi, sonra ayağıyla toprağı yokladı. Yağmur serindi ama can yakmıyordu. Hatta toprağın kokusu çok hoştu!
Annesi Pufi’ye yaklaştı. “Yağmurdan korkmana gerek yok. O doğanın hediyesi. Çiçekler, ağaçlar ve bizler için çok önemli.”
O sırada çimenler arasında minik bir uğur böceği belirdi. Kanatları hafifçe ıslanmıştı. “Merhaba kuzu! Yağmuru ilk kez mi görüyorsun?”
Pufi heyecanla başını salladı. “Evet! Sen korkmuyor musun?”
“Hayır,” dedi uğur böceği. “Yağmur sonrası her şey daha parlak olur. Bak, gökkuşağı bile çıkabilir!”
Pufi gözlerini büyüttü. “Gökkuşağı mı? O da nedir?”
Annesi ve uğur böceği birlikte gökyüzüne bakmasını söylediler. Ve kısa süre sonra, yağmur durdu. Güneş yeniden yüzünü gösterdi. O anda gökyüzünde yedi renkten oluşan büyülü bir köprü belirdi.
“Woooow!” dedi Pufi. “Bu harika!”
O günden sonra Pufi, yağmur yağarken dışarı çıkıp şarkı söylemeye başladı. Çünkü artık biliyordu ki yağmur; toprağı, ağaçları, çiçekleri ve oyun alanlarını besleyen bir dosttu. Islanmak da o kadar kötü değildi!
Yağmur sonrası toprağa yayılan o mis gibi kokuysa Pufi’nin en sevdiği şey olmuştu.
Ve her yağmurdan sonra gökyüzüne bakmayı hiç unutmadı. Belki bir gökkuşağı daha görürüm diye…

