Bir sabah, renklerle dolu bir çayırlıkta minik bir kelebek dünyaya gözlerini açmış. Adı Lila’ymış. Kanatları maviyle mor arasında parlıyormuş ama Lila uçmaya korkuyormuş. Her sabah kardeşleri gökyüzüne süzülürken o çiçeğin yaprağında kalıyormuş. “Ya düşersem?” diye fısıldamış. Rüzgar ona “Kanatların seni taşır, yeter ki dene.” demiş ama Lila her gün sadece bakmakla yetinmiş.
Bir gün çayıra güçlü bir rüzgar esmiş. Lila’nın en yakın arkadaşı Papatya, rüzgarın etkisiyle eğilmiş ve dalları arasında sıkışmış. Lila önce korkmuş ama sonra kalbinde küçük bir sıcaklık hissetmiş. “Eğer uçamazsam, dostumu kurtaramam.” demiş. Derin bir nefes almış, kanatlarını hafifçe açmış ve ilk kez gökyüzüne yükselmiş. Rüzgarla savrulmuş, biraz sendelemiş ama yılmamış. Papatya’ya ulaşmış, küçük ayaklarıyla dalları itmiş ve onu kurtarmayı başarmış.
Güneş yavaşça batarken Lila gökyüzünde dans etmiş. “Meğer cesaret korkmamak değilmiş, korkarken bile kanat çırpmakmış.” demiş gülümseyerek. O günden sonra her sabah ilk uçan o olurmuş. Diğer kelebekler Lila’ya hayranlıkla bakmış, rüzgar bile onun kanat sesini taşımaktan gurur duymuş. Çayır, o günden sonra Lila’nın cesaretiyle parlamış.

