Bir zamanlar yemyeşil bir ormanın ortasında küçük bir göl varmış. Bu gölde minicik balıklar, su zambakları ve tatlı bir kurbağa yaşarmış. Aynı ormanın yakınlarında ise neşeli, meraklı bir prensesin sarayı bulunurmuş. Prenses her gün altın topuyla bahçede oynarmış. Bir gün top zıplarken göle düşmüş. Prenses ne kadar uğraşsa da su çok derinmiş, topa ulaşamamış.
Tam umudunu yitireceği sırada, gölden bir ses gelmiş: “Üzülme, güzel prenses! Topunu getiririm ama bana bir söz ver.” Prenses şaşırmış, çünkü konuşan bir kurbağa görmemiş daha önce. Kurbağa devam etmiş: “Eğer topunu geri getirirsem, sen de benim dostum olacaksın. Sofranda oturmama, sarayında seninle konuşmama izin vereceksin.” Prenses aceleyle “Tamam, söz veriyorum!” demiş. Kurbağa suya dalmış, topu getirmiş. Fakat prenses sevinçle topunu alıp koşmuş, verdiği sözü unutmuş.
Ertesi sabah sarayın kapısında bir ses duyulmuş: “Sevgili prenses, sözünü tutacak mısın?” diye kurbağa seslenmiş. Prenses başta utanmış ama sonra kalbinde bir sıcaklık hissetmiş. Kurbağayı içeri almış, ona yemek vermiş, birlikte sohbet etmişler. Günler geçtikçe kurbağa onun en iyi arkadaşı olmuş. Bir akşam prenses, “İyi ki seni tanımışım,” demiş ve onu minnetle öpmüş. Tam o anda sihirli bir ışık gölün rengine karışmış. Kurbağa, yakışıklı ama mütevazı bir prens olmuş!
Prens, “Gerçek dostluk, dış görünüşte değil, kalbin samimiyetindedir,” demiş. Prenses gülümsemiş: “Sözünde durmanın güzelliğini sen bana hatırlattın.” O günden sonra ikisi de sarayda dostluk, güven ve sevgiyle dolu bir hayat sürmüşler. Gölün kenarından geçen herkes, sudan yükselen o tatlı kurbağa melodisini duyduğunda, kalplerinde gerçek sevginin sesi yankılanmış.

